Bugün 15 Temmuz.. Fethullahçı terör örgütü’nün düzenlediği kanlı darbe girişiminin onuncu yıl dönümü..
Bağıra bağıra gelen bu darbe hakkında, o günden bu güne birçok iddia ortaya atıldı, birçok yazı yazıldı.
Darbe’yi AK Parti’nin, hatta bizzat Recep Tayyip Erdoğan’ın planladığı da iddia edildi.., AK Parti’ye ve dolayısıyla Recep Tayyip Erdoğan’a karşı yapıldığı da..
Ama bir gerçek var ki, bir darbenin geldiğini haber veren o günlerde yaşananlar, gerektiği gibi konuşulmadı. Arka planına pek bakılmadı.
O zaman biz bakalım. O günlere dönüp darbenin hemen öncesinde yaşananlarla başlayalım;
2016 yılının ortalarına yaklaşılırken, Ağustos ayında yapılacak olan Yüksek Askeri Şûra toplantısında, ordu içerisindeki mensuplarının tasfiye edileceğini öngören fethullahçılarda, bir hareketlilik başlamıştı.
Çeşitli kademelerdeki fethullahçı askerler bunu önlemek ve Türkiye hükümetini ele geçirmek amacıyla darbe girişiminin hazırlıklarını başlatmıştı.
Hemen öncesi tarihte, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla vatansever askerlere karşı yapılan kimi operasyonlar sonucu, kimi isimler görevlerinden uzaklaştırılmış, yerine güya hükümete yakın olduğu ileri sürülen bu kadrolar getirilmişti.
Darbede adı geçen isimlerin birçoğu, özellikle Ergenekon sürecinde önü açılarak YAŞ'da terfi ettirilmişti.
Darbeyi yapan ekibin başında olduğu iddia edilen Albay Muharrem Köse, Ergenekon kapsamındaki "internet andıcı" soruşturmasında tutuklanan, emekli eski Genelkurmay Adli Müşaviri Tümgeneral Hıfzı Çubuklu'nun yerine, 2011 yılında adli müşavir olarak atanmıştı.
Bununla birlikte, darbede rolü olduğu iddia edilen Orgeneral Akın Öztürk, Balyoz operasyonu sonrasında birçok komutanın tutuklanmasının ardından, 2013 yılında Türk Hava Kuvvetleri komutanlığı görevine getirilmişti.
2015 yılında fethullahçı yapılanma ile bağlantısı olduğu iddia edilen Akın Öztürk'ün, "darbe yapabilecek potansiyele sahip olduğu" gerekçesiyle bir grup subay tarafından, Genelkurmay Başkanlığına bildirildiği ifade edilmişti.
Bu süreçte dönemin Başbakanı Ahmet Davutoğlu ve Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, görev süresi bitmemesine rağmen Akın Öztürk'ü Hava Kuvvetleri Komutanlığı görevinden almışlardı.
Bunun yanı sıra Mayıs 2020 tarihinde, katıldığı bir televizyon programında Davutoğlu, 2015 YAŞ'da darbede kilit rol aldığı iddia edilen Tümgeneral Mehmet Dişli'nin, MİT Müsteşarı ve kendisi tarafından emekli edilmek istendiğini, fakat son anda bunun engellendiğini belirtmişti.
İşte bu sebeplerle ve yine iddialara göre, TSK'nin fethullahçı general ve amirallerinin, YAŞ sonrası emekli edeceğinin belli olması üzerine, Akın Öztürk'ün darbe girişimini öne aldığı, planlanandan önce başlattığı ifade edilegeldi.
Darbenin bir tık öne alınmasının bir diğer sebebinin de;
Gazeteci Ahmet Şık'ın istihbarat kaynaklarına dayandırdığı bilgilere göre, TSK'daki fethullahçı kadrolara karşı 16 Temmuz 2016 sabahı operasyon yapılacağı yönündeki haberidir.
Yine aynı gün için, İzmir askeri casusluk davası kumpas soruşturmasının Savcısı, Okan Bato'nun şüpheli listesinde, komuta kademesindeki birçok rütbelinin bulunması ve bu komutanlara gözaltı kararının verilmiş olmasıydı. Bu taraftan da o sabah düğmeye basılacaktı.
Savcı Bato'nun, ağustos ayında toplanacak olan YAŞ'dan önce operasyonların başlatılması önerisi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da onaylanmıştı çünkü..
Bununla birlikte, gözaltı kararları ve yapılacak operasyonlarla ilgili Genelkurmay Başkanlığı'nın onayı da alınmıştı.
Bu karara göre 16 Temmuz 2016 tarihinde sabah 04.00'te operasyonlar başlayacaktı.
Aralarında darbe girişimine kalkışanların da bulunduğu, haklarında gözaltı kararı verilen tüm askerler teknik takip altındaydı.
15 Temmuz günü gündüz saatlerinde teknik izleme yapan MİT, olağan dışı bir hareketlilik gözlemlendiğini rapor etmiş, fakat bu hareketliliğin ne olduğunun anlaşılamadığı ifade edilmişti.
Aslında o hareketliliğin adı: Darbe'ydi..
Aynı gece darbe yaşandı. Örgüt tüm bunların haberini almış ve harekete geçmişti.
Ahmet Şık'a göre başlangıçta "darbeci" olarak anılan ve soruşturma listesinde bulunan, 1. Ordu Komutanı Orgeneral Ümit Dündar'dan karşıt açıklama gelmesi, darbeci askerlerin ellerini zayıflatmıştı.
Aslında darbelere zemin hazırlayan, Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. Maddesi, 2013 yılında AK Parti tarafından değiştirilmişti. Bu düzenleme ile TSK'nın görev tanımından "iç tehdit" çıkartılmış, görev "dış tehdit" ile sınırlandırılmıştı. Ama iktidar kendi yaptığı bu düzenlemeye uymadı.
AK Parti hükümeti, bu görev tanımının dışına çıktı, ülke topraklarının bir bölümünde operasyonlar yapılmasına izin verdi, 2013 yılında kendi değiştirdiği, İç Hizmet Kanunu'na uymadı.
Bu hukuksal duruma rağmen, TSK'yı iç olaylarda güçlendiren politikalar üretti, ülkeyi yeniden askeri darbe girişimlerine açık hale getiren maalesef yine bu iktidar oldu.
Dönemin Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner ve kuvvet komutanları, "fethullahçılar'ı durdurmamızı engelliyorsunuz" diyerek istifa etmişlerdi. Bu istifalar "Madem fethullahçılar'ı durdurmamızı engelliyorsunuz, biz de buna ortak olmak istemiyoruz" anlamına gelen bir çıkıştı.
Öte yandan dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan da, Şubat 2012'de, fethullahçı örgütlenmenin asıl hedefinin MİT üzerinden Erdoğan olduğunun açığa çıktığını ifade etmişti.
Bu darbe girişiminin sebebi, fethullahçıların toplumda egemenlik kurma ve askeri darbe ile iktidarı ele geçirme isteğiydi.
İlk süreçte cemaat mensupları devletin anayasal kurumlarında önemli yerlere getirilecek, bir sonraki süreçte de, devleti fethullah gülen ve onun talimatı doğrultusunda hareket eden "başyüceler" idare edecekti.
Savcı Serdar Coşkun'un darbe öncesinde hazırladığı ve basında "FETÖ iddianamesi" olarak adlandırılan iddianamesinde “Cemaat imamları devleti tamamen ele geçirebilmek ve istedikleri siyasal sistemi kurabilmek için faaliyete geçerek darbe senaryosunu ortaya koymuşlardır” değerlendirmesi yapılmıştı, fethullahçı yapılanmanın her kurum ve kuruluşa kendi mensuplarını yerleştirmeyi amaçladığını savunmuştu.
Yine aynı iddianamesinde bu yöntemin daha önce de kullanıldığını; bir siyasi parti olmadan, seçime girmeden, yetiştirdiği kamu görevlilerini kendine bağlayıp itaat ettirerek devleti teslim almayı amaçladığını ifade etmişti.
Yani bu darbe göz göre göre, bağıra bağıra geldi. Yıllara dayanan hiçbir uyarı dikkate alınmadı. 'Alnı secdede, bizim çocuklar..' masalıyla aslında farkında olunan herşeye göz yumuldu. Ve bu ülke bu bedeli ödemek zorunda kaldı.
İşin en komiği de; 'aldatıldık' laflarıydı.
Bu kanlı darbe girişimi sonrası 253 kişi hayatını kaybetti. 3 bin'e yakın kişi yaralandı.
289 dava açıldı, tüm davalar birinci derece mahkemelerce sonuca bağlandı. 7 bin 761 kişi yargılandı, 4 bin 891 kişi ceza aldı. Bu kişilerden 1.634'ü Ağırlaştırılmış Müebbet, 1.366 kişi Müebbet Cezası aldı. 1.891 kişi çeşitli süreli hapis cezaları aldı. 2.870 kişi beraat aldı.
Tüm bunlarla birlikte söz konusu darbe girişimini Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bizzat kendisinin kurguladığına dair iddialar da ortaya atıldı.
Cengiz Çandar, böyle bir ihtimalin de olabileceğini ifade ederek, daha önceki darbelere veya darbe girişimlerine kıyasla bu kadar kısa sürede başarısız olmasının bu ihtimali doğurduğu görüşünü öne sürdü.
Çandar; Marmaris'te olduğu bilinen Erdoğan'a karşı yakalama girişiminde bulunulmamasına, önce Muğla'daki Dalaman Havalimanı'na oradan da İstanbul'a geçmesine müsaade edilmesine dikkat çekmiş, ‘bu durumlar şüpheli’ demişti.
Tüm bu iddialara karşın bu girişimin bir kurmaca olmadığını ifade edenler de mevcuttur.
İddiaların odağındaki fethullah gülen ise, yaşananların bir senaryodan ibaret olduğunu söyleyerek hakkındaki iddiaların "onda birinin dahi" kanıtlanması halinde ülkeye geri dönüp en ağır cezayı çekmeye hazır olduğunu vurgulamıştı.
Ne haklılığını ispat edebildi, ne ülkeye döndü. Amerika’da öldü.
Kamuoyunda ise hep bir şüphe kaldı;
Bu darbe;
“Kontrollü mü..? Değil mi..?”