Bir milletin kaderini değiştiren büyük liderlerin ardında, çoğu zaman sessiz ama derin izler bırakan hayatlar vardır. Zübeyde Hanım, yalnızca Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi olarak değil; sabrı, direnci ve değerleriyle Türk tarihinin görünmeyen mimarlarından biri olarak anılmayı hak eder. Zübeyde Hanım'ı Anma Günü, bir evladın annesine duyduğu vefanın ötesinde, bir milletin kendisini var eden ahlaki ve kültürel köklere yönelttiği anlamlı bir bakıştır. Zübeyde Hanım'ın hayatı, Osmanlı'nın son dönemindeki siyasi ve toplumsal çalkantılar içinde geçmiştir. Göçler, savaşlar, kayıplar ve belirsizliklerle örülü bu hayat, onun karakterini güçlü ve dirençli kılmıştır. Yaşadığı tüm acılara rağmen inancından, değerlerinden ve evlatlarına duyduğu sorumluluktan vazgeçmemiştir. Bu yönüyle Zübeyde Hanım, yalnızca bir anne değil; zor zamanlarda ayakta kalmayı başaran Anadolu kadınının simgesidir. Atatürk'ün akla, bilime ve özgürlüğe verdiği önem, büyük ölçüde annesinden aldığı temel değerlerin bir yansımasıdır. Zübeyde Hanım'ın hayatı, yüksek sesle anlatılan kahramanlık hikâyelerinden çok, sessiz fedakârlıklarla doludur. Cephe gerisinde yaşanan endişeler, bir annenin evladını kaybetme korkusu ve buna rağmen metanetini koruyabilmesi, onun asıl büyüklüğünü oluşturur. Milli Mücadele yıllarında yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen direncini kaybetmemesi, vatan sevgisinin annelik duygusuyla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. Mustafa Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ı saygı, rahmet ve minnetle anıyorum.
Mustafa Kemal Atatürk lider olmanın ötesidir
Serkan Esen'den 'Bana Atatürk'ü Anlat'
'Baba, bana Atatürk'ü anlat:' cümlesi, yalnızca bir soru değil; bir güven, bir merak ve bir sevgi çağrısıdır. Bu sıcak hitap, Atatürk'ü tarih kitaplarının ağır diliyle değil, insanî yönleriyle tanımak isteyen çocukların içten arzusunu yansıtır. Serkan Esen'in Baba, Bana Atatürk'ü Anlat adlı eseri, tam da bu noktada durur ve Atatürk'ü bir lider olmanın ötesinde, bir insan olarak anlatmayı başarır.
Kitap, Atatürk'ün askerî dehasını ve devlet adamlığını inkâr etmeden, onun sevgiyle şekillenmiş karakterini ön plana çıkarır. Yazar, Atatürk'ü yalnızca cephelerde kazanan bir komutan olarak değil; çocuğun başını okşayan, ağacı koruyan, hayvana şefkat gösteren, barışı hayatının merkezine alan bir insan olarak resmeder. Bu yaklaşım, özellikle çocuk okurlar için Atatürk'ü ulaşılmaz bir figür olmaktan çıkarır, kalbe yakın bir yere taşır.
Eserde dikkat çeken en önemli yönlerden biri, sevgi ve barış temasının merkezde yer almasıdır. Atatürk'ün vatan toprağına duyduğu bağlılık, onu koruyan askere olan saygısı ve geleceği emanet ettiği çocuklara beslediği derin güven, yalın ama etkili bir dille aktarılır. Yazar, Atatürk'ün savaşın zorunlu olduğu zamanlarda nasıl kararlı bir lider olduğunu; barışın mümkün olduğu her durumda ise nasıl birleştirici bir yol izlediğini ustalıkla dengeler. Atatürk'ün, düşmana karşı dimdik duran ama nefreti yüceltmeyen duruşu kitapta güçlü bir şekilde hissedilir. Kana tahammül edemeyen bir yüreğe sahipken, emperyalist güçlere karşı bir milletin onurunu savunabilmiş olması, onun karakterindeki derinliği ortaya koyar. Yerden düşman bayrağının kaldırtılması gibi sembolik anlatılar, çocuklara zaferin yalnızca güçle değil, ahlakla da kazanıldığını öğretir.
Serkan Esen'in dili, öğretici olmaktan çok hatırlatıcıdır. Okura ya da dinleyiciye 'şöyle düşünmelisin' demez; bunun yerine, sevginin, saygının ve barışın ne anlama geldiğini hissettirir. Bu yönüyle kitap, sadece çocuklara değil; anne ve babalara da seslenir. Yetişkinler, çocuklarına bu kitabı okurken, belki de Atatürk'ü yeniden ve daha derin bir bakışla tanıma fırsatı bulur. Eserin en güçlü mesajlarından biri şudur: Atatürk'ün özlemini duyduğu sevgi ve barış dolu dünya, ancak onu anlayan ve değerlerini içselleştiren yeni kuşaklarla mümkün olacaktır. Bu nedenle kitap, geçmişi anlatırken geleceği de inşa etmeye çalışan bir bilinç taşır.
Okur, kendi sessizlikleriyle yüzleşir
Hatice Altunay'dan 'Gül Yüzünün Yüreği'
Deneme türü, yazarın okurla en sahici biçimde buluştuğu edebî alanlardan biridir. Bu türde kaleme alınan eserler, büyük iddialardan çok içten bir sesin izini sürer. Hatice Altunay'ın Gül Yüzünün Dileği adlı deneme kitabı da tam olarak bu içtenliğin etrafında şekillenir. Kitap, yüksek sesle konuşmaktan ziyade fısıldamayı tercih eden, fakat fısıldadıkça derinleşen metinlerden oluşur.
Altunay'ın denemeleri, gündelik hayatın sıradan gibi görünen ayrıntılarından beslenir. Ancak bu sıradanlık, yüzeysel bir anlatı sunmaz; aksine, insanın iç dünyasına açılan kapıların anahtarı hâline gelir. Yazar, bir bakışı, bir duayı, bir susuşu ya da bir hatırayı merkeze alarak insanın varoluşsal arayışını görünür kılar. Bu yönüyle Gül Yüzünün Dileği, okuru yalnızca düşünmeye değil, hissetmeye de davet eden bir eserdir.
Kitabın ismi, metinlerin ruhunu yansıtan güçlü bir imge taşır. 'Gül', Türk-İslam edebiyatında hem estetiğin hem de maneviyatın sembolüdür. 'Dilek' ise insanın umutla kurduğu bağın adıdır. Altunay, bu iki kavramı bir araya getirerek, insanın hem dünyaya hem de kendine yönelttiği içsel yakarışı görünür kılar. Denemeler boyunca hissedilen temel duygu, kırılgan ama dirençli bir umuttur.
Yazarın dili sade ve akıcıdır; süslü anlatımdan özellikle kaçınılmış gibidir. Ancak bu sadelik, metinlerin etkisini azaltmaz. Kitapta dikkat çeken bir diğer unsur, sessizlik temasının sıkça işlenmesidir. Altunay'a göre sessizlik, boşluk değil; aksine, anlamla dolu bir alandır. İnsan bazen konuşarak değil, susarak kendine yaklaşır. Denemelerde bu düşünce, farklı bağlamlarda yeniden ele alınır ve her seferinde yeni bir derinlik kazanır. Okur, metinler arasında dolaşırken kendi sessizlikleriyle de yüzleşir.
Şiir yalnızca yazılan metin değildir
Canan Sanlı'dan 'Bir Kıvılcım Bin Şiir'
Canan Sanlı, şiiri yalnızca yazılan bir metin olarak değil, üzerinde emek verilmesi gereken bir sanat alanı olarak gören isimlerden biridir. Onun şiirle kurduğu ilişki, geçici bir ilgi ya da anlık bir yönelim değildir; bilinçli, sabırlı ve uzun soluklu bir çabanın ürünüdür. Şiiri anlamanın, iyi şiir yazmanın ön koşulu olduğuna inanır. Bu nedenle yalnızca kendi dizelerini kurmakla yetinmez; şiirin tarihine, kuramına ve ustaların deneyimlerine yönelir. Okur, araştırır, notlar alır, ezberler ve bütün bu birikimi düşünsel bir süzgeçten geçirerek yeniden üretir.
Sanlı'nın şiire yaklaşımında dikkat çeken temel nokta, disiplinli bir hazırlık sürecine verdiği önemdir. Ona göre şiir yazmak, yalnızca ilham anına bırakılabilecek bir edim değildir. Şiir, bilgiyle, sezgiyle ve yoğun bir okuma pratiğiyle gelişir. Bu bakış açısı, onu şiir incelemeleri kaleme almaya yöneltir. Şiir çözümlemeleri, bir yandan başkalarının poetik yolculuklarını anlamaya çalışırken, öte yandan kendi şiir evrenini sağlam temeller üzerine kurmasına olanak tanır. Böylece yazdığı her inceleme, gelecekte yazacağı şiirlerin gizli bir provası niteliği taşır.
'Şair Şiir Sonsuzluk' ve ardından gelen 'Bir Kıvılcım Bin Şiir' kitapları, bu emeğin somut örnekleridir. Sanlı, seçtiği şiirleri yüzeysel yorumlarla geçiştirmez; dizelerin alt katmanlarına iner, imgelerin nasıl kurulduğunu, ses ve anlam ilişkilerinin nasıl işlediğinin göstergesidir.
Çocuklar için :Neslihan Perşembe Kulakoğlu'ndan
'Alp'in Maceraları, Dört Mağaradaki Sır'
Karatan köyü, göğe en yakın yerlerden biriydi. Evlerin çatısı neredeyse bulutlara değer, sabahları horozlardan önce sis uyanırdı. Bu köyde yaşayanlar, bulutlara karşı temkinliydi; çünkü Karatan Dağı'ndan geçen bulutlar sıradan değildi. Kime dokunsalar, o kişinin kalbine görünmez bir ağırlık bırakır, en küçük sözü bile büyüten bir alınganlığa sürüklerlerdi.
Alp, bu köyde yaşayan neşeli bir çocuktu. Eskiden kahkahası rüzgârla yarışır, arkadaşlarıyla oyun oynarken zamanın nasıl geçtiğini fark etmezdi. Ancak bir gün, dağın yamacında koyunları izlerken gri bir bulut yavaşça aşağı süzüldü ve Alp'in omzuna değdi. O an hiçbir şey hissetmedi; fakat ertesi günden itibaren dünya değişmiş gibiydi. Arkadaşlarının şakaları canını yakıyor, öğretmeninin uyarıları kalbinde derin izler bırakıyordu. Alp artık her söze alınan, içine kapanan bir çocuk olmuştu.
Günler geçtikçe Alp'in mutsuzluğu arttı. Gülümsemeyi unutur oldu. Köyün bilge öğretmeni bunu fark etti. Uzun sakalı ve sakin sesiyle tanınan öğretmen, Alp'i bir gün yanına çağırdı.
'Bulut sana değmiş,' dedi yumuşak bir sesle. 'Ama bu kaderin değil. Bunun bir çaresi var.'
Öğretmen, Alp'e Karatan'a gölgesi düşen Yükselen Dağı'nı anlattı. Bu dağın içinde dört mağara vardı: Ateş, Su, Toprak ve Hava. Bu mağaralardan geçebilenler, içlerindeki yükten kurtulurdu. Ancak her mağara, insanın başka bir yönünü sınardı.
Ertesi sabah, Alp ve öğretmeni yola çıktılar. Yükselen Dağı heybetliydi; zirvesi güneşle konuşur gibiydi. İlk mağara Ateş Mağarası'ydı. İçeri girdiklerinde sıcaklık artıyor, duvarlar kızıl ışıkla parlıyordu. Ateş, Alp'in karşısına bir alev şekline bürünerek çıktı.
'Öfkeni tanıyor musun?' diye sordu Ateş. Alp, alınganlığının ardında biriken kızgınlığı fark etti. Ateş yükseldikçe bağırmak istedi, ama öğretmeninin sesi kulağında yankılandı: 'Öfke, kontrol edilmezse yakar.' Alp derin bir nefes aldı. Alevler sakinleşti ve mağara yolu açıldı.
İkinci mağara Su Mağarası'ydı. İçerisi serin ve sessizdi. Su, Alp'in önünde durgun bir göl oldu. Yüzeyinde Alp'in üzgün hâli yansıyordu. Su fısıldadı: 'Üzüntünü kabul etmeden ilerleyemezsin.' Alp, kırıldığını, incindiğini kabullendi. Gözlerinden birkaç damla yaş aktı. Göl dalgalandı ve geçit belirdi.
Biraz da Gülelim
Hemen İşe Başlamanın Sırası mı?
Amerika'da yaşayan Dursun, Trabzon'daki Temel'i yanına çağırıyormuş:
- Ula Temel ha puraya gelursen aç kalmazsun da. Sadece yerdeki paraları toplasan o bile yeter sana demiş.
Bunu duyan Temel biraz da merakından binmiş uçağa, Amerika' ya gitmiş. Uçaktan inmiş, valizini alıp havaalanından çıkmak üzereymiş. Bir de bakmış yerde 100 dolar var. Paraya bakmış bakmış ve şöyle demiş:
- Ula daha ilk günden işe mi başlanur...
Türk Edebiyatının Unutulmaz Eseri
Mehmet Rauf- Eylül
Mehmet Rauf'un Eylül romanı, Türk edebiyatında yalnızca ilk psikolojik roman olarak anılmasıyla değil, insan ruhunun sessiz ve kaçınılmaz çözülüşünü tabiatla iç içe anlatma biçimiyle de ayrıcalıklı bir yerde durur. Roman, adını taşıdığı ay gibi ne tam bir sonu ne de gerçek bir başlangıcı temsil eder; aksine, sona yaklaştığını bilen ama hâlâ direnmeye çalışan bir ruh hâlinin edebî karşılığıdır. Bu yönüyle Eylül, olaylardan çok duyguların, eylemlerden çok iç çatışmaların romanıdır. Rauf, romanda tabiatı yalnızca bir arka plan olarak kullanmaz; tabiat, karakterlerin iç dünyasının aynasına dönüşür. Eylül ayı, ne yazın canlılığını ne de kışın kesinliğini taşır. Bu belirsizlik, romanın kahramanlarının yaşadığı duygusal karmaşayla birebir örtüşür. Yaprakların sararması, renklerin solması, rüzgârın sertleşmesi yalnızca mevsimsel değişimler değildir; bunlar, içten içe çöken umutların, bastırılmış arzuların ve söylenemeyen duyguların sembolleridir. Eylül'ün merkezinde yer alan yasak ve dile getirilemeyen aşk, romanın en trajik yönünü oluşturur. Bu aşk, coşkulu bir patlamadan ziyade, içe doğru büyüyen, ifade edilemedikçe ağırlaşan bir histir. Karakterler, toplumun ve ahlaki sınırların çizdiği çember içinde hareket ederken, kendi iç dünyalarında bu sınırları çoktan aşmışlardır. Ancak bu aşım, özgürleştirici değil; yıpratıcıdır. Mehmet Rauf'un başarısı, bu aşkı dramatik olaylarla değil, küçük bakışlar, suskunluklar ve iç monologlar üzerinden kurmasında yatar. Okur, büyük sahnelerle değil, küçük titreşimlerle sarsılır. Tıpkı sonbaharın gelişi gibi: Bir anda fark edilmez, ama geri dönüşü yoktur.
Roman boyunca hissedilen temel duygu umutsuzluktur; fakat bu umutsuzluk isyankâr değildir. Aksine, kabullenişle yoğrulmuş bir hüzün taşır. Alıntıda geçen 'buna dayanmak gerektiğini anlamaktan doğan bir güçsüzlük' ifadesi, Eylül'ün ruhunu özetler niteliktedir. Karakterler mücadele etmez; çünkü mücadelenin de bir anlamı kalmamıştır. Bu, modern insanın erken bir portresidir: Yenilgiyi fark eden ama değiştirecek gücü kendinde bulamayan insan.
Tuğçe Yerdelen ile Kitap Saati